Tahran’ın Diplomatik Zaferi: Cenevre Mutabakatında ABD ve İsrail Neden Kaybetti
Sefa Yürükel
28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İran askeri çatışması, yalnızca iki ay sürmüş ve 8 Nisan’daki ateşkesle sonuçlanmıştır. Ancak asıl belirleyici hamle, 19 Haziran’da Cenevre’de imzalanması beklenen 14 maddelik mutabakat muhtırası ile gelmiştir. Bloomberg ve Al Arabiya tarafından ifşa edilen metin, uluslararası kamuoyunda “İran’ın diplomatik zaferi” olarak yorumlanmıştır. Zira mutabakat, savaşı başlatan ABD’nin ilk hedeflerinin hiçbirine ulaşamadığını, aksine İran’ı müzakere masasında meşru bir taraf olarak kabul ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. ABD yönetimi, savaş öncesinde rejim değişikliği ve İran’ın nükleer programının tamamen durdurulması gibi maksimalist taleplerle yola çıkmış, ancak masadan eli boş dönmüştür. İsrail ise sürecin dışında bırakılmış, en yakın müttefikinin Tahran’la doğrudan pazarlık yapması karşısında savunma doktrinini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmıştır.
Mutabakatın İran’a Sağladığı Stratejik Kazanımlar
On dört madde, İran’ın neredeyse tüm kırmızı çizgilerini koruyan bir yapıdadır. İlk madde, tüm cephelerde çatışmanın sonlandırılmasını öngörürken, Lübnan cephesini doğrudan kapsamına alarak Hizbullah’ın meşruiyetini dolaylı yoldan tescil etmiştir. Bu durum, İran’ın bölgesel vekil aktörler üzerindeki nüfuzunun uluslararası alanda tanındığı anlamına gelir. İkinci madde, egemenlik ve iç işlerine müdahale etmeme ilkesini vurgulayarak, ABD’nin savaş başlangıcında gündeme getirdiği rejim değişikliği hedefinden vazgeçtiğini resmîleştirmiştir. Tahran, bu maddeyle rejim güvenliğine ilişkin en büyük tehdidi bertaraf etmiştir.
Nükleer dosyaya ilişkin kapalı protokollerin, zenginleştirme seviyesini %3,67’de sabitlemeyi ve mevcut stokun %20 üzerindeki kısmının seyreltilmesini öngördüğü tahmin edilmektedir. Oysa ABD, savaş öncesinde İran’ın nükleer faaliyetlerini tamamen durdurmasını şart koşuyordu. Bu haliyle mutabakat, İran’ın zenginleştirme hakkını fiilen tanımakta ve uranyum stokunu kritik seviyelerde tutmasına izin vermektedir. Daha da önemlisi, balistik füze programı ve bölgesel vekil ağları mutabakatın kapsamı dışında bırakılmıştır. İran, ne geleneksel füze kapasitesinden ne de Hizbullah, Hamas ve Husilere verdiği askeri desteğinden feragat etmek zorunda kalmamıştır. Bu ihmal, İran’ın en önemli stratejik araçlarını elinde tutmasını sağlamıştır.
Ekonomik boyutta ise İran, yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesi ve SWIFT sistemine yeniden entegrasyon sinyaliyle birlikte ham petrol ihracatında önemli bir artış potansiyeline kavuşmuştur. Uluslararası enerji piyasalarına yeniden erişim, Tahran’ın uzun süredir hasar gören ekonomisini canlandırmak için kritik bir fırsat sunmaktadır. Ayrıca, mutabakatın İran’a tanıdığı diplomatik meşruiyet, Riyad ile normalleşme sürecinde Tahran’ın elini güçlendirmiş ve Suudi Arabistan karşısında psikolojik bir üstünlük sağlamıştır. İran Devrim Muhafızları’nın savunma sanayi kısıtlamalarına yönelik itirazlarına rağmen, rejimin üst düzey yetkilileri metni “tarihî bir zafer” olarak nitelendirmektedir.

ABD’nin Stratejik Kayıpları ve Güvenilirlik Krizi
ABD, savaşın başlangıcında üç temel hedef belirlemişti: İran’ın nükleer programını kalıcı olarak durdurmak, rejim değişikliğine zemin hazırlamak ve bölgesel müttefiklerine caydırıcı güvencesi sunmak. 14 maddelik mutabakat, bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını ortaya koymaktadır. ABD, nükleer dosyada taviz vermiş, rejim değişikliği hedefinden resmen vazgeçmiş ve İran’ı müzakere masasında eşit bir muhatap olarak kabul etmiştir. Bu durum, ABD’nin Ortadoğu’daki caydırıcılık kabiliyetine ciddi bir darbe vurmuştur.
Donald Trump’ın savaş sırasındaki sert söylemleri ve “İran’ı diz çöktürme” vaatleri, mutabakatla birlikte tamamen anlamsız hâle gelmiştir. Trump, sürecin dışında bırakılmış ve siyasi etki alanı daralmıştır. Seçim kampanyalarında kullanabileceği bir başarı öyküsünden yoksun kalan Trump, “zayıf bir anlaşma” eleştirisiyle yetinmek zorunda kalmıştır. Oysa bu eleştiri, kendi yönetiminin başlattığı savaşın sonucuna yönelik dolaylı bir itiraf niteliği taşımaktadır. Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçimlerde Trump’ı kampanya afişlerinden arındırması, liderlik vasfına duyulan güvenin ne denli aşındığının somut göstergesidir.
Daha önemlisi, ABD’nin Körfez müttefikleri başta olmak üzere bölgesel aktörler nezdinde güvenilirliği ciddi şekilde zedelenmiştir. İttifak teorisinde “angajman belirsizliği” olarak tanımlanan bu durum, küçük devletlerin büyük güçlere olan bağımlılık stratejilerinde kırılmalara yol açmıştır. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, ABD’nin İran karşısındaki kararlılığının sorgulanabilir olduğunu gözlemlemiş ve çok yönlü denge politikalarına yönelme ihtiyacı hissetmiştir. ABD, mutabakatla birlikte Ortadoğu’daki en önemli stratejik avantajını, yani koşulsuz müttefik güvencesi unsurunu kaybetmiştir.
İsrail’in Caydırıcılık Krizi ve Stratejik Yalnızlaşma
İsrail açısından mutabakat, devletin kuruluş felsefesini oluşturan “tek başına ayakta kalma” söyleminin yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur. ABD’nin İran’la doğrudan pazarlık masasına oturması, İsrail’in en yakın müttefikine olan güvenini derinden sarsmıştır. Netanyahu hükümeti, uzun yıllar boyunca Trump ile kurduğu kişisel diyalog üzerinden inşa ettiği dış politika meşruiyetini kaybetmiştir. Likud Partisi içi anketler, Trump faktörünün artık pozitif bir sempati unsuru olmaktan çıkarak kararsız seçmen nezdinde risk primi olarak kodlandığını göstermektedir. Netanyahu, kampanya dilinde “Amerika ile özel ilişkiler” vurgusunu terk ederek “yerli savunma sanayi” ve “teknolojik bağımsızlık” kavramlarına yönelmek zorunda kalmıştır.
Mutabakatın füze programını kapsam dışı bırakması, İsrail’in kuzey cephesindeki askeri üstünlüğünü doğrudan tehdit etmektedir. Hizbullah’ın hassas güdüm füze envanteri ve İran’ın Suriye’deki askeri varlığı, anlaşmanın güvenlik garantileri arasında yer almamıştır. Knesset’teki görüşmelerde muhalefet lideri Yair Lapid, Netanyahu’yu stratejik istihbarat zafiyetiyle suçlamakta, eski savunma bakanları ise anlaşmanın İsrail’in askeri üstünlüğünü ciddi şekilde zayıflattığını belirtmektedir. İsrail Savunma Kuvvetleri eski istihbarat başkanları, mutabakatın İran’a verdiği diplomatik nefes aralığının, Tahran’ın Suriye ve Lübnan’daki askeri varlığını daha da derinleştireceği uyarısında bulunmaktadır.
Netanyahu’nun savaş boyunca ABD’den beklediği koşulsuz desteğin gelmemesi ve mutabakat sürecinde İsrail’in görüşlerinin dikkate alınmaması, iki ülke arasındaki stratejik uyumda tarihî bir kırılmaya işaret etmektedir. İsrail, artık ABD’nin İran dosyasında kendi çıkarlarını önceliklendirmeyeceğini anlamak zorunda kalmıştır. Bu durum, İsrail’in savunma doktrinini yeniden tanımlamasını zorunlu kılmakta ve bölgede yeni ittifak arayışlarına kapı aralamaktadır.
Üçlü Dengenin Yeni Haritası: İran’ın Yükselişi
Ortaya çıkan jeopolitik tablo, İran’ın açık ara kazananı olduğu bir denge kaymasını göstermektedir. İran, nükleer dosyada meşruiyet kazanmış, ekonomik yaptırımlarda rahatlama elde etmiş, bölgesel vekil ağlarını korumuş ve uluslararası alanda eşit muhatap statüsüne kavuşmuştur. ABD ise savaş hedeflerine ulaşamamış, müttefik güvenilirliğini yitirmiş ve bölgesel caydırıcılığını zayıflatmıştır. İsrail, en yakın müttefikinin kendisini yalnız bırakmasıyla karşı karşıya kalmış, güvenlik paradigması derinden sarsılmış ve askeri üstünlüğünü koruma kapasitesi sorgulanır hâle gelmiştir.
Oyun teorisi çerçevesinde aktörlerin getirileri netleşmektedir: İran sıfır toplamlı yaklaşımda açık ara pozitif kazanç sağlamıştır. ABD’nin kaybı, yalnızca diplomatik ve askeri alanlarla sınırlı değildir; aynı zamanda küresel bir süper güç olarak öngörülebilirlik ve güvenilirlik krizini de beraberinde getirmiştir. İsrail’in kaybı ise varoluşsal boyuttadır; zira devletin güvenlik mimarisi, ABD’nin koşulsuz desteği üzerine inşa edilmiştir ve bu desteğin artık garanti olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmıştır.
Sonuç
14 maddelik Cenevre mutabakatı, Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcıdır; ancak bu dönemin galibi açıkça İran’dır. Tahran, savaşın başlangıcındaki en dezavantajlı konumdan kalkarak diplomatik, ekonomik ve stratejik kazanımlar elde etmiştir. ABD, maksimalist hedeflerle girdiği süreçten eli boş çıkmış, itibarı zedelenmiş ve müttefikleri nezdindeki güvenilirliği ciddi biçimde aşınmıştır. İsrail ise kendisini tarihî bir yalnızlık içinde bulmuş, caydırıcılık kabiliyeti sorgulanır hâle gelmiş ve güvenlik paradigmasını yeniden inşa etmek zorunda kalmıştır. Asıl kaybeden, ABD’nin tek taraflı garantörlüğüne dayalı eski Orta Doğu düzenidir. İran’ın yükselişi, bölgedeki tüm dengeleri değiştirecek ve önümüzdeki yıllarda Körfez’den Akdeniz’e kadar uzanan coğrafyada yeni ittifak arayışlarını tetikleyecektir. ABD ve İsrail’in stratejik kayıpları ise kalıcı görünmekte ve bu kayıpları telafi edecek diplomatik veya askeri bir hamle henüz ufukta gözükmemektedir.
Kaynakça
Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. McGraw-Hill.
Putnam, R. D. (1988). Diplomacy and domestic politics: The logic of two-level games. International Organization, 42(3), 427-460.
Mearsheimer, J. J. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. W.W. Norton.
Uluslararası Kriz Grubu (ICG). (2024). Middle East Report: The New US-Iran Framework and Regional Security. Brussels.
Knesset Research and Information Center. (2024). Analysis of the 14-Article Understanding: Implications for Israel’s National Security. Jerusalem.
Bloomberg News. (2026, June 19). US-Iran Draft Memorandum Surfaces Ahead of Geneva Signing. Bloomberg.
Al Arabiya News. (2026, June 19). Leaked document reveals 14-point US-Iran understanding. Al Arabiya.
Sefa Yürükel yazıyor



