*Duruşum ve gösterişe itirazım yüzlerce mesajla destek gördü.
*Mesajlar gösterdi ki, bu haber bir kişinin değil toplumun vicdanının sesidir.
*Haberim, büyük bir tartışmaya dönüştü.
*Fuzuli iftar sofralarının kurulmaması için Türkiye ve Hollanda’da kıpırdanmalar var.
(Haberin Hollandacası en altta. De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli okurlarım,
Dün yayınladığım, “İFTAR SOFRALARINA GİTMEYECEĞİM” başlıklı habere, e mail ve whatsapp yoluyla yüzlerce olumlu reaksiyon geldi. Haber için gelen yüzlerce mesaj arasında özellikle dikkat çeken bir isim vardı. Hollanda Diyanet Vakfı kurucularından, uzun yıllar dini ve toplumsal çalışmaların içinde yer almış, 2018 yılında Başbakanlık Başmüşavirliği görevinde bulunmuş teolog Hayrettin Şallı’nın gönderdiği mesaj.
Kıymetli İlhan Bey, Ramazanınız kutlu olsun. İftar sofralarıyla ilgili yazınızı okudum, çok takdir ettim. Elinize sağlık. Selamlar.
Bu mesaj yalnızca bir tebrik değildir. Dini alanda birikimi olan ve devlet tecrübesi taşıyan bir ismin, iftar sofraları etrafında oluşan gösteriş kültürüne yönelik eleştiriyi anlamlı bulması, meselenin kişisel bir kanaatten ibaret olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Çünkü Hayrettin Şallı gibi isimler, Ramazan’ın anlamını teoride değil sahada yaşamış, toplumla iç içe çalışmış, dini hassasiyet ile kamusal sorumluluk arasındaki dengeyi yakından tecrübe etmiş kişilerdir. Böyle bir ismin bu yazıya destek vermesi, yapılan eleştirinin aşırı ya da marjinal değil, aksine yerinde ve zamanında bir uyarı olduğunu gösterir.
Bu aynı zamanda şu gerçeği de ortaya koyuyor. Ramazan’ın ruhunun korunması meselesi yalnızca gazetecilerin ya da yazarların gündemi değildir. Din alanında çalışanların, toplumsal sorumluluk taşıyanların ve kamusal görev üstlenmiş isimlerin de üzerinde durduğu bir konudur.
Bu nedenle Hayrettin Şallı’nın mesajını sıradan bir okur reaksiyonu olarak değil, hem dini hem toplumsal tecrübeye sahip bir ismin dikkat çekici bir değerlendirmesi olarak görmek gerekir. Yazının bende bıraktığı en güçlü izlerden biri de budur.
BU YANKI TESADÜF DEĞİL
Bu tablo şunu açık biçimde gösteriyor. Yazıda dile getirilen düşünceler yalnızca şahsi bir kanaat değil, toplumda karşılığı olan bir hissiyatın ifadesidir. Demek ki birçok insan aynı rahatsızlığı duyuyor, aynı çelişkiyi görüyor ve aynı soruları kendi içinde soruyor.
Gelen mesajların ortak noktası dikkat çekiciydi. İnsanlar iftar sofralarına değil, gösterişe itiraz ediyor. Paylaşmaya değil, israfa mesafe koyuyor. Ramazan’ın ruhuna değil, o ruhun giderek zayıflamasına dikkat çekiyor.
MESELE SADECE İFTAR DEĞİL
Gelen yüzlerce mesaj bana şunu gösterdi. Bu mesele yalnızca iftar sofraları meselesi değildir. Bu mesele samimiyet ile gösteriş arasındaki mesafedir. İnanç ile alışkanlık arasındaki farktır. Söz ile davranış arasındaki uyum meselesidir.
Eğer bir yazı bu kadar geniş yankı buluyorsa, orada bireysel bir çıkıştan çok ortak bir vicdanın sesi vardır. Ben yalnızca o sesi duyulur hale getirdim.
Sözüm kimseye değil. Hepimizedir. Önce kendime. Sonra aynı sorgulamayı yüreğinde hisseden herkese.
SESSİZ KALANLAR DA VAR
Elbette yazıya kızanlar da olmuştur. Katılmayanlar, hatta kırılanlar da olabilir. Fakat ses çıkarmamayı tercih edenlerin varlığını da tahmin etmek zor değil. Çünkü bazen en güçlü tepki, söylenmeyen sözlerin içinde saklıdır.
Ben bu yazıyı kimseyi hedef almak için kaleme almadım. Bir kurumla, bir kişiyle ya da bir çevreyle hesaplaşmak gibi bir niyet taşımıyorum. Bu bir duruş yazısıdır. Önce kendi adıma verdiğim bir kararın açıklamasıdır. Ardından toplumda büyüyen bir alışkanlığa dair bir sorgulamadır.
Bu yazı bir davete gitmeme kararı değildir sadece. Bu yazı, bir gazetecinin kendi vicdanıyla yaptığı bir muhasebedir.
Kalabalık sofralarda görünmek kolaydır. Zor olan, gerektiğinde o sofradan kalkabilmektir. Alkışın olduğu yerde bulunmak kolaydır. Zor olan, sessiz kalmayı göze alabilmektir.
Ben kolay olanı değil, doğru olduğuna inandığım yolu seçiyorum. İftar sofraları kurulmaya devam edecek. Davetler verilecek. Fotoğraflar çekilecek. Paylaşımlar yapılacak. Hayat kendi akışında sürecek. Buna sözüm yok. Ama ben artık o masalarda olmayacağım. Çünkü inanıyorum ki Ramazan kalabalıkta değil, insanın kendi içinde yaşanır. Oruç sofrada değil, vicdanda anlam bulur. Paylaşmak ise en çok kimsenin görmediği yerde değer kazanır.
Eğer bu satırlar bir kişiye bile “Ben ne yapıyorum” sorusunu sorduruyorsa, işte o zaman gerçek iftar başlamış demektir. Kalpte kurulan, gösterişten uzak, sessiz ama derin bir iftar. Ben bu Ramazan’ı böyle yaşayacağım. Ve bunu açıkça söylemekten de geri durmayacağım.
İZMİR’DEN GELEN MESAJ
Bir mesaj da taaaa İzmir’den geldi. TRT Belgesel programından kıymetli dostum İsmail Elden şu sözleri yazmış: “Eline sağlık abi. Şahane bir yazı. Her kesim için çıkarılacak ders var. Özellikle meslektaşlarımıza…”
Bu cümledeki vurgu dikkat çekicidir. Yazı yalnızca iftar sofralarıyla ilgili değildir. Aynı zamanda mesleki bir aynadır. O aynaya bakmak cesaret ister. Ama gazetecilik zaten biraz da bu cesaretin adıdır.
Ben kapımı her fikre açık tutuyorum. Katılan da başımın üstünde. Katılmayan da. Yeter ki konuşalım. Yeter ki düşünelim. Yeter ki mesleğimizin ağırlığını koruyalım
GİZLİ TUTTUĞUM AKİL BİR KİŞİDEN AÇIKLAMA
Bu yazıyı tamamlarken aldığım bir telefon, yıllardır neredeyse alışkanlık haline gelmiş olan gösterişli ve fuzuli iftar sofralarının sona erdirilmesi için bazı çevrelerde ciddi arayışların başladığını ortaya koydu.
Hollanda’da uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda görev almış, topluma önderlik etmiş akil bir dostum telefonla arayarak duygularını şu sözlerle dile getirdi. Yazının zamanlamasının kendileri için anlamlı bir tesadüf olduğunu, ele alınan konunun hem kendisini hem de birlikte hareket ettiği iki arkadaşını derinden memnun ettiğini söyledi. Üç gün önce bir araya gelerek tam da bu meseleyi konuştuklarını, “Bu musrifliğe nasıl son verilebilir” sorusuna birlikte cevap aradıklarını ifade etti.
İftarlarda, çeşitli bahanelerle yardım parası toplanmaya başlandığına da dikkat çeken akil kişi, bu tutumun da yanlış olduğunu belirtti.
Aynı sorunun Türkiye için de geçerli olduğunu, ancak Türkiye’de böyle bir israfın sona erdirilmesinin daha kolay olabileceğini belirten akil kişi, Ankara’da bazı yetkili mercilerle temas kurduklarını, doğru yerden gelecek tek bir kararlı sözün gereksiz şatafatı kısa sürede ortadan kaldırabileceğini dile getirdi.
Akil kişi, Hollanda için ise durumun farklı olduğunun altını çizdi. Burada tek bir sözle ya da tek bir talimatla sonuç alınamayacağını, bu nedenle daha kapsamlı ve ortak akla dayalı bir yol izlenmesi gerektiğini söyledi. Resmi kurumlar, özel kuruluşlar ve sivil toplum yapıları ile nasıl bir istişare zemini kurulabileceği üzerine düşündüklerini, kalıcı ve etkili bir adım atabilmek için geniş bir uzlaşı arayışında olduklarını vurguladı.
Akil kişi, sözlerini, alınacak karar netleştiğinde ilk bilgilendirilecek kişilerden birinin ben olacağımı belirterek tamamladı. Bu yaklaşım, meselenin artık bireysel bir eleştiri olmaktan çıktığını, toplumsal sorumluluk duyan çevrelerde somut bir arayışa dönüştüğünü göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.
Belki de bu çabalar, yıllardır gelenek adı altında sürdürülen ve çoğu zaman amacını aşan bu savurganlığın son bulmasına vesile olur. Toplumun vicdanında karşılık bulan her sorgulama, doğru yönde atılacak adımların da habercisidir.
METİN YAZAREL DE BOYKOTUNU AÇIKLADI
Hollanda’nın tanınmış simalarından, kalemşör Metin Yazarel, sosyal medyada yayınladığı açıklamasında,“BİLGİLERİNİZE RİCA EDİYORUM… Paylaşmanın ve dayanışmanın anlam kazandığı bu mübarek Ramazan ayında, yoksulları ve fakir-fukarayı doyurmak için topladığınız paralarla tokları doyurmaya yönelik, şov amaçlı iftar davetlerinize iştirak etmeyeceğimi bilgilerinize rica ederim.” diye yazmış.
Yazarel’e, ‘Bu açıklaman bir kuruluşa mı yazılmış, genele mi?’ diye sordum. Aldığım cevap şu oldu: “Genele yazdım. Ancak, Hollanda Türk Gönüllüler Vakfı’nın 1 Mart’taki iftarına, Müslüman Mezarlığı kurulmasını desteklemek için katılacağım.”
VEYİS GÜNGÖR’ÜN AÇIKLAMASI
Hollanda’nın tanınmış bir başka akil adamı, Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör de, “İftar sofraları bir gösteri alanı değil, bir gönül buluşması alanı olmalıdır…” başlıklı bir açıklama gönderdi.
Açıklama şöyle: “Son yıllarda Avrupa’da ‘geleneksel iftar programları’ adı altında büyük salonlarda, lüks mekânlarda, kalabalık katılımlarla düzenlenen organizasyonlar dikkat çekmektedir. Avrupa Türklerinin ekonomik ve sosyal olarak güçlenmesi; restoranlar, düğün salonları ve otellerde yapılan büyük ölçekli iftarları beraberinde getirmiştir. Belediyelerin ya da Avrupa şirketlerinin organize ettiği programlar ve şehir merkezlerindeki iftar çadırları da bu gelişimin bir parçasıdır.
Avrupa’daki iftar sofraları, Ramazan’ın ruhunu yansıtan; gösterişten uzak, anlamı ve hikmeti önceleyen programlar olmalıdır. Çünkü iftar, sadece bir yemek organizasyonu değil; bir irade eğitiminin, bir nefis muhasebesinin ve bir şuur yenilenmesinin taçlandığı eylemdir. Oruçla geçen günün ardından açılan her sofra, küçük bir bayramdır. Bu bayramın ruhu ise sadelik, şükür ve paylaşım üzerine kurulmalıdır.
Ancak, bazı programlarda görüldüğü gibi iftarın ölçeği büyüdükçe, bir gösteri havasına dönüştüğü görülmektedir. Kanaatimce, İftar Sofrası bir gösteri alanı değil, bir gönül buluşmasıdır. Benim tercihim şatafattan uzak, şova dönüşmeyen, komşuluğu ve diyaloğu önceleyen, küçük ama derinlikli iftar sofralarıdır. Çünkü Ramazan’ın bereketi, kalabalıkta değil, samimiyettedir.”
MESLEKTAŞLARIMA BİR NOT
Yazıma gazeteci kardeşlerimden yalnızca üçü olumlu yanıt verdi. İsimleri bende kalsın. O üç meslektaşıma ayrıca teşekkür ediyorum.
Diğer gazeteci dostlarımdan bir reaksiyon gelmedi. Elbette herkes aynı düşünmek zorunda değil. Özellikle Hollanda’daki medya mensubu dostlarım arasında, benimle her ortak harekette omuz omuza durduğum, çoğu da öğrencim olmuş kıymetli isimler var. Bazıları benim görüşüme katılmayabilir. Buna saygı duyarım.
Fakat şunu da açık yüreklilikle söylemek isterim. Bu yazı kişisel bir tercih açıklamasının ötesinde, mesleğimiz adına bir mesafe ve duruş tartışmasıdır. Gazetecilikte eleştiri kadar dayanışma da önemlidir. Fikir ayrılığı olabilir. Ama sessizlik bazen yanlış anlaşılmalara kapı aralayabilir.
Ben kimsenin taraf seçmesini istemiyorum. Sadece meslektaşlarımın bu mesele üzerine düşünmesini önemsiyorum. Eğer yazıda işaret ettiğim gazetecilik mesafesi konusunda benimle hemfikir olan dostlarım varsa, bunu açıkça ifade etmelerini de rica ediyorum. Çünkü mesleki tartışmalar ancak açık sözle büyür. Sessizlikle değil.
(Bana reaksiyonda bulunan, isimlerini tek tek yazamadığım okurlarımdan özür dilerim)
***********
MIJN KRITIEK OP IFTARTAFELS HEEFT GROTE WEERKLANK GEHAD
Mijn houding en mijn bezwaar tegen uiterlijk vertoon kregen steun via honderden berichten.
De berichten laten zien dat dit nieuws niet de stem van één persoon is, maar van het geweten van de samenleving. Mijn bericht is uitgegroeid tot een groot debat.
In Turkije en Nederland zijn er bewegingen om overbodige iftartafels niet meer te organiseren.
İlhan KARAÇAY schreef:
Beste lezers,
Op het bericht dat ik gisteren publiceerde met de titel “IK ZAL NIET NAAR IFTARTAFELS GAAN”, kwamen via e mail en whatsapp honderden positieve reacties binnen.
Tussen de vele berichten sprong vooral één naam eruit. Een bericht van theoloog Hayrettin Şallı, medeoprichter van de Hollanda Diyanet Vakfı, jarenlang actief in religieuze en maatschappelijke werkzaamheden en in 2018 werkzaam geweest als hoofdadviseur van het ministerie van Algemene Zaken.
Geachte heer İlhan, Gezegende Ramadan. Ik heb uw artikel over de iftartafels gelezen en zeer gewaardeerd. Hartelijk dank voor uw inzet. Met vriendelijke groet.
Dit bericht is niet slechts een felicitatie. Dat iemand met religieuze kennis en bestuurservaring de kritiek op de cultuur van uiterlijk vertoon rond iftartafels betekenisvol vindt, laat duidelijk zien dat de kwestie geen louter persoonlijke mening is.
Mensen zoals Hayrettin Şallı hebben de betekenis van Ramadan niet alleen in theorie, maar ook in de praktijk beleefd, midden in de samenleving gewerkt en het evenwicht tussen religieuze gevoeligheid en publieke verantwoordelijkheid van dichtbij ervaren. Dat een dergelijke naam steun uitspreekt voor dit artikel laat zien dat de geuite kritiek niet overdreven of marginaal is, maar juist een terechte en tijdige waarschuwing.
Dit maakt ook een andere realiteit zichtbaar. Het beschermen van de geest van Ramadan is niet alleen een onderwerp voor journalisten of schrijvers. Het is ook een thema waar mensen in het religieuze veld, mensen met maatschappelijke verantwoordelijkheid en personen die publieke functies hebben bekleed bij stilstaan.
Daarom moet het bericht van Hayrettin Şallı niet worden gezien als een gewone lezersreactie, maar als een opmerkelijke beoordeling van iemand met zowel religieuze als maatschappelijke ervaring. Dit is een van de sterkste indrukken die dit artikel bij mij heeft achtergelaten.
DEZE WEERKLANK IS GEEN TOEVAL
Dit beeld laat duidelijk zien dat de gedachten die in het artikel worden verwoord niet alleen een persoonlijke mening zijn, maar de uitdrukking van een gevoel dat breed leeft in de samenleving. Blijkbaar voelen veel mensen hetzelfde ongemak, zien zij dezelfde tegenstrijdigheid en stellen zij zichzelf dezelfde vragen.
De gemeenschappelijke lijn in de berichten was opvallend. Mensen maken geen bezwaar tegen iftartafels, maar tegen uiterlijk vertoon. Zij keren zich niet tegen delen, maar nemen afstand van verspilling. Zij verzetten zich niet tegen de geest van Ramadan, maar vragen aandacht voor het feit dat die geest geleidelijk verzwakt.
HET GAAT NIET ALLEEN OM IFTAR
De honderden berichten die ik ontving laten mij het volgende zien. Dit is niet alleen een kwestie van iftartafels. Het gaat om de afstand tussen oprechtheid en vertoon. Om het verschil tussen geloof en gewoonte. Om de samenhang tussen woord en gedrag.
Wanneer een artikel zo’n brede weerklank vindt, is daar niet slechts een individuele uiting, maar de stem van een gezamenlijk geweten. Ik heb die stem alleen hoorbaar gemaakt.
Mijn woorden zijn niet tegen iemand gericht. Ze zijn gericht aan ons allemaal. Eerst aan mijzelf. Daarna aan iedereen die deze vraag in zijn hart voelt.
ER ZIJN OOK MENSEN DIE ZWIJGEN
Natuurlijk zijn er ook mensen die boos zijn geworden op het artikel. Er zijn mensen die het er niet mee eens zijn en misschien ook gekwetst zijn. Maar het is niet moeilijk te vermoeden dat er ook mensen zijn die ervoor kiezen te zwijgen. Want soms ligt de sterkste reactie juist in de woorden die niet worden uitgesproken.
Ik heb dit artikel niet geschreven om iemand tot doelwit te maken. Ik heb niet de bedoeling om met een instelling, een persoon of een bepaalde kring af te rekenen. Dit is een artikel van houding en positie. Het is in de eerste plaats de verklaring van een beslissing die ik voor mijzelf heb genomen. Daarna is het een bevraging van een gewoonte die in de samenleving groeit.
SLOTWOORD
Dit artikel is niet alleen een beslissing om een uitnodiging niet te aanvaarden. Het is een innerlijke afweging van een journalist met zijn eigen geweten.
Het is gemakkelijk om zichtbaar te zijn aan drukbezochte tafels. Moeilijker is het om, wanneer dat nodig is, van die tafel op te staan. Het is gemakkelijk om aanwezig te zijn waar applaus klinkt. Moeilijker is het om het risico van stilte te nemen.
Ik kies niet voor het gemakkelijke, maar voor de weg waarvan ik geloof dat die juist is.
Iftartafels zullen blijven worden georganiseerd. Uitnodigingen zullen worden verstuurd. Foto’s zullen worden gemaakt. Berichten zullen worden gedeeld. Het leven zal zijn eigen loop volgen. Daar heb ik geen bezwaar tegen.
Maar ik zal niet langer aan die tafels zitten.
Want ik geloof dat Ramadan niet in de menigte, maar in het innerlijk van de mens wordt beleefd. Vasten krijgt zijn betekenis niet aan tafel, maar in het geweten. En delen krijgt vooral waarde op de plaats waar niemand het ziet.
Als deze regels zelfs maar één persoon de vraag laten stellen “Wat ben ik aan het doen”, dan is de echte iftar begonnen. Een iftar die in het hart wordt opgebouwd, ver weg van uiterlijk vertoon, stil maar diep.
Zo zal ik deze Ramadan beleven. En ik zal er niet voor terugdeinzen dat openlijk te zeggen.
EEN BERICHT UIT İZMİR
Ook uit İzmir kwam een bericht. Mijn waardevolle vriend İsmail Elden van het TRT Belgesel programma schreef de volgende woorden: “Goed gedaan, broer. Een prachtig artikel. Er valt voor elke groep iets uit te leren. Vooral voor onze collega’s.”
De nadruk in deze zin is opvallend. Het artikel gaat niet alleen over iftartafels. Het is ook een professionele spiegel. In die spiegel kijken vraagt moed. Maar journalistiek is nu eenmaal ook de naam van die moed.
Ik houd mijn deur open voor elke mening. Wie het eens is, is welkom. Wie het oneens is ook. Laten we maar praten. Laten we nadenken. Laten we het gewicht van ons beroep behouden.
EEN VERKLARING VAN EEN WIJS PERSOON WIENS NAAM IK GEHEIM HOUD
Terwijl ik dit artikel afrondde, kreeg ik een telefoontje dat duidelijk maakte dat in sommige kringen serieuze initiatieven zijn begonnen om een einde te maken aan de jarenlang bijna tot gewoonte geworden, opzichtig en overbodig georganiseerde iftarmaaltijden.
Een wijze vriend die in Nederland jarenlang in verschillende organisaties actief is geweest en leiding heeft gegeven aan de gemeenschap, belde mij op en verwoordde zijn gevoelens met de volgende woorden. Hij zei dat de timing van het artikel voor hen een betekenisvol toeval was en dat het behandelde onderwerp hem en twee vrienden met wie hij samen optrekt diep had verheugd. Drie dagen geleden waren zij bijeengekomen en hadden precies deze kwestie besproken. Zij hadden samen gezocht naar een antwoord op de vraag hoe aan deze verspilling een einde kan worden gemaakt.
De wijze gesprekspartner vestigde er ook de aandacht op dat tijdens iftars onder verschillende voorwendselen geld voor hulp wordt ingezameld en stelde dat ook deze houding onjuist is.
Hij gaf aan dat hetzelfde probleem ook voor Turkije geldt, maar dat het daar gemakkelijker kan zijn om een einde te maken aan dergelijke verspilling. Hij zei dat zij in Ankara contact hebben gelegd met enkele bevoegde instanties en dat één vastberaden uitspraak vanuit de juiste plaats de overbodige pracht en praal in korte tijd kan beëindigen.
Voor Nederland ligt de situatie volgens hem anders. Hier kan men niet met één uitspraak of één instructie resultaat bereiken. Daarom moet een meer omvattende weg worden gevolgd die steunt op gezamenlijk verstand en overleg. Hij benadrukte dat zij nadenken over hoe een overlegbasis kan worden gevormd met officiële instellingen, particuliere organisaties en maatschappelijke structuren en dat zij streven naar een brede consensus om een blijvende en effectieve stap te kunnen zetten.
De wijze gesprekspartner sloot zijn woorden af met de mededeling dat ik een van de eersten zal zijn die wordt geïnformeerd zodra het te nemen besluit duidelijk is. Deze benadering was opmerkelijk omdat zij laat zien dat de kwestie niet langer een individuele kritiek is, maar is uitgegroeid tot een concrete zoektocht binnen kringen die maatschappelijke verantwoordelijkheid voelen.
Misschien zullen deze inspanningen ertoe bijdragen dat aan deze verspilling, die jarenlang onder de naam traditie is voortgezet en vaak haar doel voorbijschiet, een einde komt. Elke bevraging die weerklank vindt in het geweten van de samenleving is een voorbode van stappen in de juiste richting.
OOK METİN YAZAREL HEEFT ZIJN BOYCOT BEKENDGEMAAKT
Een van de bekende figuren van Nederland, columnist Metin Yazarel, schreef in een verklaring op sociale media het volgende:
“TER KENNISNAME… In deze gezegende maand Ramadan, waarin delen en solidariteit betekenis krijgen, wil ik u laten weten dat ik niet zal deelnemen aan uw op show gerichte iftaruitnodigingen die erop zijn gericht om met het geld dat is ingezameld om armen en behoeftigen te voeden, mensen die al verzadigd zijn te voeden.”
Ik vroeg Yazarel of deze verklaring aan een specifieke organisatie was gericht of in algemene zin bedoeld was. Zijn antwoord luidde:
“Ik heb het in algemene zin geschreven. Maar ik zal wel deelnemen aan de iftar van de Hollanda Türk Gönüllüler Vakfı op 1 maart om de oprichting van een islamitische begraafplaats te ondersteunen.”
VERKLARING VAN VEYİS GÜNGÖR
Een andere bekende wijze persoon in Nederland, voorzitter van het Türkevi Onderzoekscentrum Veyis Güngör, stuurde ook een verklaring met de titel “Iftartafels moeten geen podium zijn voor vertoon, maar een plek voor ontmoeting van harten”.
De verklaring luidt als volgt: In de afgelopen jaren trekken in Europa onder de naam traditionele iftarprogramma’s organisaties de aandacht die met grote opkomst worden gehouden in grote zalen en luxueuze locaties. De economische en sociale versterking van de Europese Turken heeft geleid tot grootschalige iftars in restaurants, trouwzalen en hotels. Programma’s georganiseerd door gemeenten of Europese bedrijven en iftartenten in stadscentra maken ook deel uit van deze ontwikkeling.
Iftartafels in Europa moeten programma’s zijn die de geest van Ramadan weerspiegelen, ver weg van uiterlijk vertoon en met voorrang voor betekenis en wijsheid. Want iftar is niet alleen een eetmoment, maar een handeling waarin de training van de wil, de innerlijke zelfreflectie en de vernieuwing van het bewustzijn hun bekroning vinden. Elke tafel die wordt geopend na een dag vasten is een klein feest. De geest van dit feest moet gebouwd zijn op eenvoud, dankbaarheid en delen.
Maar zoals in sommige programma’s te zien is, verandert iftar naarmate de schaal groter wordt in een sfeer van vertoon.
Naar mijn mening is de iftartafel geen podium voor vertoon, maar een ontmoeting van harten. Mijn voorkeur gaat uit naar iftartafels die ver weg blijven van pracht en praal, die niet veranderen in een show en die nabuurschap en dialoog vooropstellen, klein maar inhoudelijk rijk. Want de zegen van Ramadan ligt niet in de menigte, maar in oprechtheid.
EEN NOTITIE AAN MIJN COLLEGA’S
Slechts drie van mijn collega journalisten hebben positief gereageerd op mijn artikel. Hun namen houd ik voor mij. Ik dank deze drie collega’s afzonderlijk.
Van mijn andere journalistenvrienden kwam geen reactie. Natuurlijk hoeft niet iedereen hetzelfde te denken. Vooral onder mijn mediavrienden in Nederland zijn er waardevolle mensen met wie ik bij gezamenlijke initiatieven altijd schouder aan schouder heb gestaan en van wie velen ook mijn studenten zijn geweest. Sommigen kunnen het oneens zijn met mijn standpunt. Dat respecteer ik.
Toch wil ik dit ook openhartig zeggen. Dit artikel gaat verder dan het uitspreken van een persoonlijke voorkeur. Het is een discussie over afstand en houding in naam van ons beroep. In de journalistiek is solidariteit net zo belangrijk als kritiek. Meningsverschillen kunnen er zijn. Maar stilte kan soms de deur openen voor misverstanden.
Ik wil niet dat iemand partij kiest. Ik vind het alleen belangrijk dat mijn collega’s over deze kwestie nadenken. Als er vrienden zijn die het met mij eens zijn over de journalistieke afstand waarnaar in het artikel wordt verwezen, vraag ik hun dat ook openlijk te verwoorden. Want beroepsmatige discussies groeien alleen door open woorden. Niet door stilte.
(Excuses aan mijn lezers die hebben gereageerd en van wie ik de namen niet één voor één kan vermelden.) İlhan Karaçay yazıyor
0
Mutlu
0
Üzgün
0
Sinirli
0
Şaşırmış
0
Virüslü
“İftar sofralarını eleştirmem, büyük yankı uyandırdı!”