İBB operasyonun birinci yılı… Özgür Özel, Erdoğan’a Saraçhane’den seslendi: ‘Tarihe darbeci olarak geçeceksin’

İmamoğlu’nun tutukluluğunun birinci yılında düzenlenen miting, Saraçhane’de yoğun katılımla gerçekleşti. Özgür Özel, mitingde Erdoğan’a seslendi: ‘Tarihe bir darbeci olarak, cumhurbaşkanı olarak değil cunta başkanı olarak geçeceksin.’ CHP Genel Başkanı, Akın Gürlek ile ilgili de yeni belge paylaştı.
Saraçhane’de bir yıl sonra buluşan vatandaşlara İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş seslendi.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mektubunu ise CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik okudu.


CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun serbest bırakılması ve erken seçim talebiyle başlattığı “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitinglerinin 99’uncusu İmamoğlu’nun tutukluluğunun birinci yılı nedeniyle İBB binasının bulunduğu Saraçhane’de yapıldı.
Mitinge, sendika temsilciler, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarından birçok ismin yanı sıra binlerce yurttaş katıldı.
Yoğun katılımın yaşandığı mitingde konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Arkadaşlarımıza ne iftiralar attılar. Ama her gün bir doğru bir yalanı çürüttü, bir dürüst bir iftiracıyı püskürttü. Gelinen noktada 560 milyar TL yolsuzluk diye yola çıkmışlardı, 560 kuruş bile iddianameye giremedi. Bugün ellerinde gizli tanıklarından başka hiçbir şey kalmadı” dedi.
Özel, mitinge ayrıca Adalet Bakanı Akın Gürlek’le ilgili aylık taksidi 2 milyon lira olan bir konuta dair yeni belge paylaştı.


ÖZEL, ERDOĞAN’A SESLENDİ: ‘TARİHE DARBECİ OLARAK GEÇECEKSİN’
Özel’in konuşmasından satırbaşları şöyle;
“Antalya’da daha bugün bir itirafçı, ‘Baskı gördüm, yalan söyledim’ dedi. Mahkeme, hakkında işlem başlatmaya kalktı. İBB davasında gizli tanık Meşe vardı, Ekrem Başkan onun ifadeleriyle tutuklandı. İddianame gelince Meşe’nin ortada olmadığı, aynı lafların başka bir gizli tanığa yapıştırıldığı ortaya çıktı. Devletin gücünü kötüye kullanarak bize efelik yapanlara söylüyoruz, biz kimsenin değil milletin gücünü kullanıyoruz. Biz hiçbir yerden değil milletten, meydandan destek alıyoruz.

Duruşmalar canlı yayın isteyecek kadar kendimize, arkadaşlarımıza güveniyoruz. Ama onlar duruşma salonunu bile boşaltacak kadar korkuyorlar. Artık bu darbeyi sürdürmek millete ihanettir. Buradan Erdoğan’a sesleniyorum. Tarihe uzun yıllar başbakanlık, cumhurbaşkanlık yapan biri olarak geçebilirdin ama bir darbeye kalkıştın, ısrar ettin, tarihe bir darbeci olarak, cumhurbaşkanı olarak değil cunta başkanı olarak geçeceksin.
‘KİRLİ APARATIN MAL VARLIĞINI AÇIKLASIN’

Küçük turpun marifetlerini anlatmaya başladık dün basın toplantısıyla. Büyük turpu biliyor musunuz? İşte o her darbede her kumpasta aparat olanlar, kısa süreli de olsa bazen menfaat elde edebilirler, makam, mevki elde edebilirler. Ama milletin vicdanı bunları unutmaz. Gerçekler teker teker ortaya çıkar. 19 yıl devlet memurluğu yapmış, en yüksek maaştan ömür boyunca bir kibrit kutusu bile almamış, bir bardak su bile içmemiş olsa, bütün maaşlarını biriktirse 45 milyon TL edecek birisinin üzerinden, 452 milyon TL’lik taşınmazlar, daireler, arsalar çıktı. Belgelerin altında ezildi. Hiçbirisine yanıt veremedi. Bugün bir ekran görüntüsüyle, tapu kayıtlarının bazı illerini filtreleyerek, dört evim diye gösterdi. Bu dört evin üçünün yeni alındığına ilişkin ikonlar yanında duruyordu. ID numarası sisteme girince o taşınmazdaki o işlemi gösteriyor. ID numarası doğru değil diyemiyor. Ben bunu satın almadım, satmadım diyemiyor. Ben de dört tane var diyor.
YENİ BELGE PAYLAŞTI

Buradan kendisine sesleniyorum. Bugün ekranda görünmeyen, dün açıkladığım Avcılar Ispartakule Bizimevler projesinde 2024’ün 7’nci ayında emlak bildirimi yapmışsın, bizzat emlak vergisini yatırmışsın. Mesa İstanbul Evleri’nde ilki üç milyon, her ay iki milyon taksit ödediğin ödeme çizelgesini, Mesa’nın resmi evrakı olarak basınla paylaşıyorum. Buradan açıkça Erdoğan’a sesleniyorum. Kirli aparatının mal varlığı açıklansın. Açıkladığım ID numaralarını sisteme girin ve ona ait olmadığını gösterin.
Seçim olacak ya bir pazar er ya da geç bir pazar, o pazar günü o seçimi kazanacağız. O pazar günü partimizi iktidar, Ekrem Başkan’ı Cumhurbaşkanı yapacağız. O pazartesi günü akşam yeniden Saraçhane’de toplanacağız ve Bozdoğan Kemeri’nin önünde öğrencisiyle, polisiyle, işçisiyle, emekçisiyle, emeklisiyle, esnafıyla, eşrafıyla, omuz omuza halaya duracağız. ” (POLİTİKA SERVİSİ)

EKREM İMAMOĞLU’NUN 18 MART MESAJI DİNLETİLDİ
İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun Silivri Cezaevi’nden 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 111. yıl dönümü vesilesiyle kaleme aldığı mesaj tüm Saraçhane Meydanı’na dinletildi.
EKREM İMAMOĞLU’NUN 18 MART MESAJI:
“Aziz milletim. Bugün bu toprakların hafızasına cesaretle, sabırla ve imanla kazınmış büyük bir destanın yıl dönümünde sizlere sesleniyorum. Çanakkale Zaferi, sadece bir savaşın kazanılması değil; tarihi, nice şanlı zaferlerle dolu olan Türk ordusunun ve iradesi sarsılmaz milletimizin boyun eğmeyeceğinin, pes etmeyeceğinin ve kanının son damlasına kadar bu vatanı müdafaa edeceğinin bütün dünyaya ilanıdır.
Çanakkale’yi anlamak, yalnızca geçmişi anmak değildir. Çanakkale’yi anlamak; atalarımızın bize bıraktığı mirası, bugün kim olduğumuzu ve yarın nasıl ayakta kalacağımızı da anlamaktır. Çünkü Çanakkale’de savunulan sadece bir boğaz değildi. Savunulan, bir milletin şerefi, haysiyeti, iradesi ve istikbalidir. Yedi düvelin karşısında yoklukla, yoksullukla, acıyla ama sarsılmaz bir kararlılıkla duran atalarımız bize şunu öğretti: Bu milletin asıl gücü silahında değil inancında, servetinde değil vicdanında, makamında değil yüksek şahsiyetindedir.
Anafartalar’da, Conkbayırı’nda, siperlerin içinde ölümle burun buruna gelen o kahramanlar, bu ülkeyi kendileri için değil; kendilerinden sonra gelecek milyonlar için savundular. Biz bugün bağımsız yaşayabilelim diye toprağa düştüler. Biz bugün başı dik bir millet olabilelim diye şehit oldular. Gözünü bile kırpmadan toprağa düşenler; yalnız düştükleri toprağı değil, aynı zamanda umudu, imanı ve geleceğe olan inancı savundular.
O büyük mücadelenin bağrından bir irade doğdu. Darmadağın olmuş, işgal edilmiş, yoksul bırakılmış bir memlekette bu yüce millet ayağa kalktı. Yılmadı, teslim olmadı, korkmadı. Önce Çanakkale’de dur dedi, sonra Kurtuluş Savaşı’nda kaderini kendi elleriyle yazarak tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu, küllerinden doğdu.
Bu yüzden Çanakkale’yi anarken, Cumhuriyeti, Cumhuriyeti anarken de onun kurucu kararlılığını unutmamak gerekir. Bu memleket masa başında kurulmamıştır. Bu devlet başkalarının lütfuyla doğmamıştır. Bu Cumhuriyet, boyun eğmeyenlerin, imkansızlığa teslim olmayanların, ‘Ya istiklal ya ölüm’ diyenlerin eseridir.
Bugün bize düşen, bu mirası aynı ciddiyet, hassasiyet ve inançla yüreklerimizde taşımaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum’ sözü, yalnızca savaş meydanında verilmiş bir emir değildir. Bu söz milletimizin karakterini özetleyen bir kararlılıktır. Vatanı müdafaanın ilk ve son adımıdır. Bu söz makamı değil sorumluluğu, konforu değil fedakarlığı ve bu millet için gerektiğinde yaşamı değil şahadeti kucaklamanın adıdır.
Millet birdir, bayrak birdir, vatan birdir, devlet milletin evidir. O eve göz diken kim olursa olsun, hangi unvanı taşırsa taşısın, hangi makamda oturursa otursun, karşısında bu milletin iradesini bulacaktır. Millet olarak en yüce görevimiz Çanakkale’den Sakarya’ya, savaş meydanlarından Cumhuriyete; atalarımızın verdiği büyük mücadelenin hedefini yerine getirmektir. Bu hedef, nice şehidin uğruna canını verdiği bu toprakları savunmak, tam bağımsız olmak, güçlü bir devlet olmak ve millet olarak adalete, refaha, muasır medeniyetler seviyesine kavuşmaktır.
Birbirimizden başka kimsemiz yok. Bu millet içinde barındırdığı her ferdiyle yekvücut olmak ve her mücadeleye hazır olmak zorundadır. Bu ülkenin muhafazakarı da bizimdir, seküleri de bizimdir. Milliyetçisi de bizimdir, sosyal demokratı da bizimdir. Anadolu’nun sessiz insanı da bizimdir, büyük şehirlerin yorgun gençleri de bizimdir. Çünkü Çanakkale’de omuz omuza yatanlar, birbirlerine benzedikleri için değil, aynı milletin evladı oldukları için yan yana düştüler. Biz, birbirimizle kavga edelim diye değil; tarihin sonuna dek bu cennet vatanda el ele, kol kola yaşayalım diye gözlerini kırpmadan şehit oldular. O yüzden bu milletin yaşam tarzına, inancına, kimliğine, şerefine göz diken bir bölücülüğün her daim karşısında duracağız. Bu milletin birlikteliğini, korkular üzerinden değil, ortak kader üzerinden büyüteceğiz. İnsanlarımızı tehdit ederek değil, birbirine emanet ederek yürüyeceğiz. Çünkü bu topraklardaki asıl güç, birbirine üstün gelmeye çalışanların değil, bütün farklılıklarına rağmen bir arada kalmayı başaranların gücüdür.
Ama birlik demek, haksızlık karşısında susmak da değildir. Çanakkale, nasıl ki vahşi emperyalizme karşı bir direnişse, bugün de millet iradesini içeride baskıyla, dışarıda onay arayışıyla kuşatmak isteyen anlayışa karşı dimdik durmak, bizlere şehitlerimizin mirasıdır. Bu ülkenin kaderi, ne yabancı başkentlerde yazılır ne de milletin iradesini hiçe sayan kapalı odalarda belirlenir. Türkiye Cumhuriyeti icazetle kurulmadı, icazetle yönetilmeye de razı olmaz.
Bizim pusulamız Washington, Londra, Moskova, Pekin, Dubai değildir. Başka başkentler değildir, başka güç odakları değildir. Bizim pusulamız Ankara’dır, Sivas’tır, Erzurum’dur, Çanakkale’dir. Bu milletin yüksek şahsiyeti ve haysiyetidir. Kim bu milletin başını öne eğmeye kalkarsa, kim bu memleketin iradesini dışarıya bağımlı hale getirmeye çalışırsa karşısında Çanakkale ruhunu bulacaktır.
Bazıları sanıyor ki bir insanı susturunca bir fikri susturmuş olurlar. Bazıları sanıyor ki bir bedeni duvarların ardına koyunca milleti de çaresiz bırakırlar. Oysa bu toprakların tarihi bunun tam tersini defalarca göstermiştir. Bu millet, zoru gördüğünde dağılmayı değil, toparlanmayı mecburiyet addetmiş bir millettir. Baskı arttığında korkuya teslim olan değil, Hakk’ın ve vicdanın etrafında yeniden kenetlenen bir millettir.
Bugün bu ülkenin en büyük ihtiyacı öfkesi olan ama aklını kaybetmemiş, yarası olan ama umudunu yitirmemiş kararlı ama adil bir iradedir. İntikam değil, adalet gerekir. Ayrışma değil, birlik gerekir. Korku değil, güven gerekir. Ve en çok da milletin parasını, emeğini, geleceğini, gençliğini hoyratça harcayan bu düzene karşı temiz bir vicdan gerekir. Biz bu memleketi seviyoruz. Bedel ödemeyi göze alacak kadar seviyoruz. Bu ülkenin çiftçisini, işçisini, emeklisini, esnafını, atanamayan gencini, geleceğinden kaygı duyan annesini, borcun yükü altında ezilen babasını, umudunu yitirmek istemeyen her ferdini seviyoruz. Senelerimizi hapislerde geçirecek, çocuğumuzun ilk kez baba deyişini duymamayı göze alacak, sağlığımızdan vazgeçecek, gerekirse ölecek kadar çok seviyoruz. Onun için konuşuyoruz. Onun için direniyoruz. Onun için susmuyoruz.
Çanakkale bize şunu da öğretir: Bir milletin en büyük yenilgisi düşmanın ateşi altında verdiği kayıp değil, kendi kaderine yabancılaşmasıdır. Buna izin vermeyeceğiz. Bu milletin çocuklarına yeniden onurlu, güvenli, müreffeh ve güçlü bir ülke bırakmak boynumuzun borcudur. Biz korkunun siyasetine teslim olmayacağız. Biz milleti birbirine düşürerek ayakta kalmaya çalışan anlayışa teslim olmayacağız. Biz Cumhuriyeti sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda milletin kula kul olmama iradesi olarak görmeye devam edeceğiz. Evet, aynı kararlılıkla söylemeye devam edeceğiz. Bu memleketin bağımsızlığına, birliğine, hukukuna ve geleceğine göz diken hiçbir güç karşısında geri adım atmayacağız. Çünkü biz, Çanakkale’de toprağa düşenlerin, Sakarya’da direnenlerin, büyük taarruzda yürüyenlerin, Cumhuriyeti kuranların mirasçısıyız. Çünkü biz, bu ülkenin sahipsiz olmadığını bilenlerdeniz. Çünkü biz, milletin iradesinin zindana sığmayacağını bilenlerdeniz. Ve çünkü biz, Türkiye’nin yeniden ayağa kalkacağına, bu karanlığı aşacağına, devlet ile millet arasına örülen bütün duvarların yıkılacağına yürekten inanıyoruz. Bu duygu ve düşüncelerle, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Çanakkale’de destan yazan bütün kahramanlarımızı rahmetle, minnetle ve sonsuz saygıyla anıyorum. Ruhları şad olsun. Ne mutlu bu vatan için yaşayanlara! Ne mutlu bağımsızlığı namus bilenlere! Ne mutlu bu cennet vatan için şehit olanlara.”
Ekrem İmamoğlu’nun Silivri’den gönderdiği mektup:
Merhaba Saraçhane, merhaba dünyanın en güzel şehri, canım İstanbul. Silivri Zindanı’ndan milletin evi Saraçhane’ye yürek dolusu bir merhaba… Kıymetli İstanbullular; benim onurlu, yiğit, güzel yürekli hemşerilerim, sizleri saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Hasretle kucaklıyorum. Bu mübarek ayın sonuna gelirken, Ramazan Bayramınızı kutluyor, ülkemize adalet, bereket ve huzur getirmesini diliyorum. Sevgili kardeşlerim; 1 yıldır büyük bir adalet ve demokrasi mücadelesi veriyorsunuz. Cumhuriyet’in vatandaşa sağladığı tüm hak ve hürriyetlere göz dikmiş, millet iradesini hiçe sayan bir avuç insana karşı hukuku ve demokrasiyi, milli iradenin onurunu savunuyorsunuz. Yüz yıl önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk ne dediyse, bugün siz de aynısını söylüyorsunuz: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir! Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir! Sizlerle gurur duyuyorum. Her birinize yürekten teşekkür ediyorum, sağ olun, var olun.”
“ATEŞ GİBİ GENÇLERİMİZ VAR”
“Her türlü zulme rağmen, bizim içimiz umut ve iyilik dolu, sevgi ve hoşgörü dolu; ülkeyi yoksulluğa, adaletsizliğe, umutsuzluğa sürükleyenlerin ise akıllarını kötülük, yüreklerini korku sarmış. Serbest ve adil şartlarda bir daha asla seçim kazanamayacaklarını biliyorlar. Çeyrek asırdır kendilerine verilen bütün kredileri tüketenler tükettiler. Bir daha asla milletin gönlüne giremeyeceklerini biliyorlar. O yüzden, siyasi rakiplerini yargı eliyle saf dışı etmek, milli iradeyi baskı altına almak için zalimleştikçe zalimleşiyorlar. Zalimin zulmü varsa, bizim de aslan gibi yüreğimiz, dağ gibi dimdik, eğilmez başımız, seçimlerde bükemedikleri bileğimiz var. Demokrasinin ve aydınlık geleceğimizin önüne dikilmek istenen tüm barikatları yıkıp geçen, ateş gibi gençlerimiz var. Zalimin zulmü varsa, bizim de darbeye karşı, milletin evi Saraçhane’ye, aziz bir emaneti korur gibi sahip çıkan milyonlarca hemşerimiz var. Zalimin zulmü varsa, adalete susamış milletimizin de engin vicdanı, haysiyeti ve feraseti var.”
“HER İKTİDAR, MİLLETTEN ALDIĞI YETKİYİ MİLLETE TESLİM ETMEYE MECBURDUR”
“Bu ülkede her iktidar, milletten aldığı yetkiyi millete teslim etmeye mecburdur. Hükümetler gelir geçer, milletin hükmü baki kalır. Silivri Zindanı’nda kurulmuş, özel maksatlı bir mahkeme ile tarihin akışını tersine çeviremezsiniz. Gözlerden uzak tutulmaya, milletten gizlenmeye çalışılan bir yargılamayla, milletin egemenlik hakkını tutsak edemezsiniz. ‘Silivri Zindan Mahkemesi’, millet adına karar verme sorumluluğuyla kurulmuş, adaletin tecelli edeceği bir yer değildir. ‘Silivri Zindan Mahkemesi’, serbest ve adil seçimlerden ölesiye korkan, siyasi rakibini yok etmek için yargının arkasına sığınmış bir kötü aklın eseridir. Orada yürümekte olan dava, ülkemize zarar veren, geleceğimizi riske atan bir büyük siyasi hırsı gizlemek için dikilmiş bir kılıftır. Her tarafı dökülen, dikiş tutmayan, bu sözde hukuki kılıfla hiçbir kötülüğü örtemezsiniz.”
“HESAPLARI MİLLETTEN DÖNDÜ”
“Bu davanın amacı; gerçeği aramak, adaleti sağlamak değil, seçim yenilgisinden kaçma telaşıdır. Ancak, böyle davalarda hükmü millet verir. Böyle davalarda son sözü millet sandıkta söyler. 19 Mart 2025 günü bir zafer kazandıklarını, koltuklarını nihayet sağlama aldıklarını zannedenler, bugün daha da büyük bir korku ve çaresizlik içindeler. Çünkü hesapları milletten döndü. Millet bu kötülüğü, bu adaletsizliği kabullenmedi. Şimdi aziz milletimiz, son sözü söylemek için gününü bekliyor. O gün gelecek ve millet ne derse o olacak. Bu ülkeyi her türlü kötülükten, her nevi badireden yine milletin azim ve kararı kurtaracak. Her şey çok güzel olacak. Ekrem İmamoğlu. Silivri Zindanı.”
Basın, Yayın,Ajanslar,BelHaber, Artı Gerçek

DİLEK KAYA İMAMOĞLU: VAZGEÇMEYECEĞİZ, GERİ ÇEKİLMEYECEĞİZ, UNUTTURMAYACAĞIZ!
Kürsüye binlerin sloganları eşliğinde İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek Kaya İmamoğlu çıktı. İmamoğlu, konuşmasında adalet sistemine yönelik sert eleştirilerde bulunurken, tüm siyasi parti liderlerine de tarihi bir çağrı yaptı.
Dilek İmamoğlu’nun konuşmasından öne çıkanlar şu şekilde:
“Sevgili dostlar, değerli yol arkadaşlarımız, kıymetli vatandaşlarımız; sizleri bugün burada bu kadar kalabalık görmek, sizlerin taşıdığı enerjiyi hissetmek, tüm baskılara ve tüm hukuksuzluğa rağmen demokratik geleceğimize verdiğiniz desteği görmek, inanın ülkemizin geleceği için hepimize çok büyük bir güç veriyor. Sağ olun, var olun!
Sizin varlığınız, insanlık onurunun hala ayakta olduğunu gösteriyor. Sizin varlığınız, adalet duygusunun bu ülkede henüz tükenmediğini gösteriyor. Sizin varlığınız, korkuya rağmen geri adım atmayan insanların sessiz ama güçlü iradesini gösteriyor.
Keşke bugün burada güzel bir vesileyle toplanmış olsaydık. Keşke bugün adaletsizliği değil, adaletin yerini bulduğunu konuşuyor olsaydık. Keşke bugün ayrılığı değil, kavuşmayı konuşuyor olsaydık. Keşke bugün baskıyı değil, umut dolu bir geleceği konuşuyor olsaydık. Ama gündemimiz adaletsizliktir. Gündemimiz baskıdır. Gündemimiz hukuksuzluğun toplumun üzerindeki ağırlığıdır. Bugün burada ülkemizin ortak kanayan yarasını konuşuyoruz.
Ben bugün burada yalnızca bir eş, bir anne olarak bulunmuyorum. Bugün burada haksızlığa uğrayanların, sesi bastırılmak istenenlerin, adalet duygusu örselenmiş milyonların sesi olarak bulunuyorum. Çünkü hepimiz biliyoruz ki yaşadığımız süreç, gerçek bir hukuki süreç değildir. Bu süreç toplumun güven duygusunu yaralamakta, demokrasi inancını sınamakta ve hukuka olan bağını sarsmaktadır.
Bir yıldır çok ağır bir sınavdan geçiyoruz. Bir yıldır sevdiklerimizden ayrı kaldık. Bir yıldır bekliyoruz, bir yıldır sabrediyoruz, bir yıldır hem hasretle hem de umutla ayakta duruyoruz.
Değerli dostlar, 19 Mart sabahı yaşananlar bu milletin hafızasına kazınmıştır. 16 milyon İstanbullunun oyuyla seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı kapısına şafak vakti dayanıldığında ve Ekrem İmamoğlu bizlerden zorla alındığında ülkemizin adalet duygusuna da darbe vuruldu. Bu sadece bizim ailemiz için değil, ülkemizin hukukuna ve demokrasisine saplanmış bir hançerdir.
Ve aradan geçen zamanda yargı sürecinin sağlıklı işlemediğini gördükçe toplumun belleğindeki soru işaretleri daha da büyüdü, kaygılar arttı. Ortaya konulan temelsiz iddialar toplumun yargıya olan güvenini daha da sarstı. Halkımız da ülkemiz de asla bunu hak etmiyor. Böylesine ağır sonuçlar doğuran bir süreçte, ortada bu kadar büyük soru işaretleri varken toplumun adalet duygusu nasıl korunacak? İşte önümüzdeki dönemde bu sorunun cevabı için çalışmalıyız.
Sadece kendimiz için değil, sadece sevdikleri hapiste olan aileler için değil, bütün halkımız için. Türkiye hepimizin ortak vatanıdır. Bu ülke hiçbirinin, hiçbir siyasi görüşün, hiçbir makamın tekeline bırakılamaz. Bu ülkenin her karış toprağında herkesin hakkı var. Bu ülkenin geleceğinde herkesin payı var. Hiç kimse kendisini bu milletin üstünde göremez. Hiç kimse adaleti kendi siyasi hesabına göre eğip bükemez.
Mahkeme sürecinde yaşananlar her türlü keyfilik ve fütursuzluk derin bir kırgınlık yaratıyor. Halkımız bugün yaşadıklarımızın gerçek anlamda hukuki bir süreç olmadığını görüyor. Siyasetin devletin kurumlarını ve mekanizmalarını nasıl baskı altına aldığını da görüyor, biliyor ve hafızasına kaydediyor.
Sevgili dostlar, bir yıldır yalnızca tutuklu olanlar cezalandırılmıyor. Aileler de cezalandırılıyor, çocuklar da cezalandırılıyor; anneler, babalar, eşler, kardeşler de cezalandırılıyor.
Bütün her şeyden en önemlisi de sizler cezalandırılıyorsunuz, tüm Türkiye cezalandırılıyor! Cezaevi yollarında bekleyen aileler var, yorgun düşenler var, hastalıkla mücadele edenler var, uzak şehirlerden gelenler var. Geceleri kalacak yer bulamayanlar var. Bir görüş dakikasına günlerini, haftalarını, umutlarını sığdırmaya çalışan insanlar var. Ve yetmiyor, duruşma salonları da adaletsizliğin bir parçası haline getiriliyor. İzleyici yerleri sınırlı tutuluyor, bazı aileler davayı takip bile edemiyor. İnsanlar bir adalet duygusuyla değil, belirsizlikle baş başa bırakılıyor. Yargılama sürerken de aileler cezalandırılmaya devam ediliyor.
Olmaması gereken bir dava üzerinden aylarımız, günlerimiz bizden çalınıyor. Bize yaşatılan bu uygulamalar anayasamıza aykırıdır. Ülkemizin taraf olduğu uluslararası yükümlülüklere de aykırıdır. En temel insan haklarına da aykırıdır. Çünkü adalet ve hukukun üstünlüğü sadece mahkeme kararlarında değil; usulde, tavırda ve açıklıkta görünmelidir.
Mahkeme salonlarında sevdiklerine el sallayan, uzaktan kalp işareti yapan, bakışarak hasret gidermeye çalışan insanlar var. O küçücük el hareketine, o sessiz sevgi işaretine bile tahammül gösterilemiyor. Orada bir anne var, orada bir eş var, orada bir çocuk var. Tahammül edilemeyen bu küçük anlara bakın ve sorun kendinize; bu tabloda toplum adalete nasıl güvenecek?
Ama bütün bu baskı ve zorluğa rağmen bizler ayaktayız. Aileler bir yıldır metanetle ayakta, sabırla ayakta, onurla ayakta, kararlılıkla ayakta!
Bu dayanışma sessiz ama çok güçlü bir direniştir. Biz yalnızca sevdiklerimiz için mücadele etmiyoruz; adalet için mücadele ediyoruz, hukukun üstünlüğü için mücadele ediyoruz. Bu nedenle duruşmaların canlı yayınlanmasını talep ettik. Milletimiz gerçeği kendi gözleriyle görsün istedik. Bu çağrı defalarca yapıldı ama karşılık bulmadı. Neden şeffaflıktan kaçılıyor? Neden toplumun güvenini rahatlatacak açıklığa izin verilmiyor?
Atılması gereken en önemli ve en gerekli adım Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının tutuksuz yargılanmasıdır. Çünkü hukukta esas olan tutuksuz yargılamadır. Çünkü adalet peşin cezalandırma değildir. Çünkü adalet siyasi rekabetin aracı değildir. Bunun yapılmadığını görüyoruz. O nedenle daha önce yaptığım iki çağrıyı bugün buradan yeniden yapmak istiyorum:
Birincisi; başta AK Parti, MHP ve DEM Parti olmak üzere tüm siyasi partilerin hukuk komisyonlarından liyakatçı hukukçular bu süreci yakından takip etsin. Mahkeme süreçlerine gözlemci olarak katılsınlar. Gördüklerini doğrudan kamuoyuna anlatsınlar. Böylece gerçeği herkes açıkça görsün, kimsenin aklında soru işareti kalmasın.
İkincisi; Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının yapılacağı duruşmaya siyasi partilerin genel başkanları da katılsın. Çünkü bu mesele artık yalnızca bir dava değildir. Bu mesele toplumun adalet duygusunu ilgilendiren bir meseledir.
Sevgili dostlar, şimdi size bir eş olarak seslenmek istiyorum; yalnızca kendi adıma içimden geldiği gibi… Bir yıldır çocuklarımla bu yükü taşıdım. Bir yıldır mücadele etmeyi hiç bırakmadım, inancımı bir kez olsun yitirmedim. Her sabah ayağa kalkmamı sağlayan şey ne korku ne de öfke. Beni kaldıran ve ayakta tutan güç haklı olduğumuzu ve Ekrem İmamoğlu’nun bu ülkeye olan inancının boşa çıkmayacağını bilmekti. Biz haklıyız!
Evet, biz haklıyız, bu nedenle bu ağır yükü taşıyabiliyoruz. Bu ülkede hukuka güvenmek isteyen herkes için konuşuyoruz, mücadele ediyoruz. Çocuklarına daha adil bir ülke bırakmak isteyen herkes için konuşuyoruz. Korkuyla değil, hukuk güvencesiyle yaşamak isteyen herkes için konuşuyoruz. Bizi korkutmalarına izin vermeyeceğiz! Baskıya boyun eğmeyeceğiz!
Baskıya boyun eğmeyeceğiz, suskunluğa teslim olmayacağız. Çünkü biz öfkeye değil haklılığa dayanıyoruz. Korkuyla değil cesaretle hareket ediyoruz. Karanlığı değil aydınlığı hedefliyoruz. Bu ülke hepimizin. Adalet talebi hepimizin. Gelecek hepimizin. Ve biz bu ülkede adalet yerini bulana kadar konuşmaya ve dayanışmaya devam edeceğiz. Vazgeçmeyeceğiz! Geri çekilmeyeceğiz! Unutmayacağız! Unutturmayacağız!”



