Sefa Yürükel
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Türkiye’nin Güvenlik Paradoksuna Dair Bir Analiz: Yapılandırılan NATO Kolordusu ve Jeopolitik Riskler

Türkiye’nin Güvenlik Paradoksuna Dair Bir Analiz: Yapılandırılan NATO Kolordusu ve Jeopolitik Riskler

Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sefa Yürükel yazıyor
Yeni Askerî Yapılanmanın Görünmeyen Yüzü?
Türkiye’nin güney ve batı bölgelerinde, özellikle İstanbul ve Adana ekseninde yapılandırılması gündeme getirilen NATO kolordusu, resmî söylemde ittifak yükümlülüklerinin bir gereği olarak sunulmaktadır. Ancak bu yapılanmanın niteliği, yetki alanı ve komuta zincirindeki konumu, ulusal güvenlik literatüründe derin tartışmalara yol açmaktadır. İstanbul’da konuşlanacak karargâhın yardımcı komutanlığı görevine bir İngiliz generalin getirilecek olması, yapının sembolik ötesinde operasyonel bir nitelik kazanacağının göstergesidir. Adana’da ise lojistik üs ve ana yerleşim alanı olarak belirlenen bölge, tarihsel olarak dış müdahalelere açık bir coğrafya olarak bilinmektedir. Bu iki merkezin seçimi, yapının hem Boğazlar hem de Orta Doğu’ya açılan koridor üzerinde stratejik bir baskı unsuru olarak tasarlandığını düşündürmektedir.

Tarihsel Arka Plan ve Emsal Analizi

NATO tarihi boyunca, üye ülkeler topraklarında konuşlandırılan çok uluslu kolordu yapıları genellikle iki kategori altında değerlendirilmiştir: Birincisi, doğrudan savunma amaçlı ve ev sahibi ülkenin tam komutası altında çalışan yapılar; ikincisi ise, müdahale gücü niteliği taşıyan ve komuta kademesinde ev sahibi ülkenin ağırlığının sınırlı olduğu yapılar. Almanya’daki çok uluslu birlikler, ev sahibi ülkenin en üst düzey askerî ve siyasal denetimine tabi tutulurken, Balkanlar’da veya Afrika Boynuzu’nda oluşturulan bazı NATO müşterek kuvvetleri, doğrudan ABD Avrupa Komutanlığı’na bağlı bir operasyonel esneklikle donatılmıştır. Türkiye’de planlanan bu yapı, ikinci kategoriye daha yakın bir nitelik taşımaktadır. Ancak kritik fark, bu yapının Türkiye gibi jeopolitik ağırlığı yüksek, sınırları birden fazla kriz bölgesine doğrudan açılan bir ülkede konuşlanacak olmasıdır. Tarihsel emsaller göstermektedir ki, bir ülkenin en stratejik noktalarında konuşlanan ve komuta yapısı dış aktörlerle paylaşılan askerî unsurlar, zamanla o ülkenin dış politikasının belirlenmesinde veto hakkına dönüşebilmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin kazanıldığı ve Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı İstanbul ile sınır güvenliğinin en hassas olduğu Adana’nın bu yapıya ev sahipliği yapması, sembolik ve fiili anlamda bir kırılma noktası olarak değerlendirilmelidir.

Komuta Yapısı ve Egemenlik İhlali Riski

Bir askerî birliğin hangi ülkenin komuta kademesine bağlı olduğu, o birliğin hangi amaçla, hangi coğrafyada ve hangi siyasi otoritenin onayıyla kullanılacağını doğrudan belirler. Planlanan yapıda, İstanbul’daki karargâhın komutanının Türk general olması, yapının ulusal komuta altında olduğu izlenimini yaratmak için tasarlanmış bir mimari unsurdur. Oysa yardımcı komutanlık görevinin bir İngiliz generale verilmesi ve bu görevin yetki tanımının operasyon planlaması ile kuvvet kullanım yetkilerini kapsayacak şekilde genişletilmesi, fiili komuta yapısını ikili bir hale getirmektedir. Askerî literatürde “ikili komuta” (dual command) olarak tanımlanan bu yapı, özellikle kriz anlarında ulusal karar mekanizmalarının devre dışı kalmasına yol açabilir. Adana’da konuşlanacak ana unsurların, lojistik, istihbarat ve harekat planlama açısından doğrudan NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı’na (SHAPE) bağlanması öngörülmektedir. Bu durum, Türkiye’nin kendi topraklarındaki bir askerî gücün operasyonel kararlarını, Ankara’daki siyasi iradenin onayı olmaksızın Brüksel’deki NATO konseyinin alması riskini doğurur. Oysa Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya, Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Karadeniz gibi her an patlamaya hazır kriz havzalarıyla çevrilidir. Bu bölgelerin herhangi birinde gelişecek bir olayda, bu yapının devreye girme şartları, Türkiye’nin ulusal çıkarları ile NATO’nun ittifak çıkarları arasında doğrudan bir çatışma yaratabilecektir. Egemen devletlerin askerî birliklerinin konuşlanması, eğitimi ve sevk ve idaresi, devletin en temel yetkileri arasındadır. Bu yetkinin uluslararası bir yapıyla paylaşılması, egemenliğin fiilen devredilmesi anlamına gelir.

İç Güvenlik ve Demokratik Denetim Açmazı

Bir ülkede konuşlanan yabancı askerî unsurların iç güvenlikte kullanılması, uluslararası hukukta istisnai durumlarla sınırlandırılmıştır. Ancak bu yapının operasyonel kabiliyeti ve hızlı müdahale yeteneği, ilerleyen süreçte “iç karışıklık”, “terörle mücadele” veya “olağanüstü durum” gibi gerekçelerle iç güvenlik senaryolarında kullanılma riskini taşır. NATO bünyesindeki bazı çok uluslu birliklerin, ev sahibi ülkelerde zaman zaman bu tür görevler üstlendiği bilinmektedir. Türkiye’de ise böyle bir yapının varlığı, siyasi iktidarların kendi muhaliflerine karşı dış destekli bir güç kullanımına kapı aralayabileceği gibi, daha tehlikeli bir senaryoda, dış aktörlerin iç siyasi dengelere doğrudan müdahalesinin aracı haline gelebilir. Demokratik sistemlerde silahlı kuvvetlerin tek bir siyasi iradeye bağlı olması, hukuk devletinin teminatıdır. Birden fazla komuta yapısına sahip, farklı ulusların subay kadrolarıyla beslenen bir askerî gücün, demokratik denetim mekanizmalarına tabi tutulması fiilen imkânsızdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu yapının bütçesi, personel yapısı, silah sistemi ve harekat planları üzerinde etkin bir denetim kurması, mevcut uluslararası anlaşmalar ve NATO statüleri çerçevesinde mümkün görünmemektedir. Bu durum, askerî yapılanmada şeffaflığın ortadan kalkmasına, hesap verilebilirliğin kaybolmasına ve dolayısıyla güvenlik politikalarının ulusal iradeden kopmasına yol açacaktır.

Dış Politikada Eksen Kayması ve Bölgesel Yalnızlaşma

Türkiye, son yirmi yılda, Doğu ile Batı arasında denge kurmaya çalışan, kendi inisiyatifini kullanabilen bir dış politika izlemiştir. Bu politikanın temel unsurları, Rusya ile enerji ve savunma sanayiinde stratejik iş birlikleri geliştirmek, İran ile güvenlik ve ticaret alanında dengeli ilişkiler sürdürmek, Çin ile ekonomik ve teknolojik ortaklıklar kurmak ve aynı zamanda NATO üyesi olarak Batı ittifakının caydırıcılığından faydalanmaktır. İstanbul-Adana ekseninde yapılandırılacak bu yeni NATO kolorduyu, bu dengeli dış politika anlayışını kökten sarsacak bir unsur olarak okumak gerekmektedir.

Bu yapı, özellikle Rusya açısından değerlendirildiğinde, Karadeniz’in kuzeyinden güneyine uzanan bir tehdit hattının inşa edilmesi anlamına gelir. Rusya Federasyonu, Kırım’ın ilhakından bu yana Karadeniz’i kendi stratejik arka bahçesi olarak tanımlamakta ve NATO’nun bölgedeki her türlü askerî varlığını doğrudan tehdit olarak algılamaktadır. Adana’da konuşlanacak bir NATO müdahale gücü, Rusya’nın Kafkaslar ve Karadeniz’deki askerî planlamalarını tamamen değiştirmesine yol açacaktır. Bu değişim, Rus taktik nükleer silahlarının Karadeniz kıyılarında daha görünür hale gelmesini, hava savunma sistemlerinin Türkiye sınırına doğru genişletilmesini ve en önemlisi, Türkiye’nin Rusya ile yürüttüğü enerji ve savunma sanayii projelerinin tamamen askıya alınmasını beraberinde getirebilir.

İran açısından bakıldığında, Türkiye’nin güneyinde İngiliz ve Amerikan komuta kademeleriyle donatılmış bir NATO gücünün konuşlanması, Tahran yönetiminin “batılı güçlerin bölgeye dönüşü” olarak adlandırdığı senaryonun gerçekleşmesi demektir. İran, bu yapıyı kendi ulusal güvenliğine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak tanımlayacak, PKK başta olmak üzere Türkiye’nin güney sınırındaki istikrarsızlık unsurlarını bu tehdide karşı birer proksi olarak kullanma eğilimini artıracaktır. İran’ın Türkiye üzerinden Batı’ya karşı yürüttüğü vekalet savaşlarının doğrudan Türk topraklarına taşınması riski, bu yapılanmanın en somut güvenlik tehditlerinden biridir.

Çin Halk Cumhuriyeti ise, Kuşak ve Yol Girişimi’nin en kritik koridorlarından biri olan Orta Asya ve Kafkaslar üzerinden Türkiye’ye uzanan hattın güvenliğini korumaya büyük önem vermektedir. Türkiye’nin bu hattın batı ucunda, dış müdahalelere açık bir askerî üs haline gelmesi, Çin’in enerji ve ticaret güvenliği stratejilerinde doğrudan bir tehdit olarak algılanacaktır. Pekin yönetimi, bu durumu, kendi batı bölgelerinde ayrılıkçı hareketlerin dış destekli olarak güçlenmesine zemin hazırlayacak bir gelişme olarak görecek ve Türkiye ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini minimum seviyeye indirme yoluna gidecektir. Bu üç büyük gücün ortak tepkisi, Türkiye’yi Asya’dan Avrupa’ya uzanan stratejik koridorun dışına itecek, bölgesel iş birliği projelerinden dışlanmış, enerji hatlarının etrafından dolaştığı bir yalnızlığa mahkûm edecektir.

Ekonomik ve Hukuki Sonuçlar ile Montrö’nün Geleceği

Bu yapılanmanın ekonomik boyutu, savunma sanayii bağımlılığı üzerinden okunmalıdır. Türkiye’nin son yıllarda yerli ve milli savunma sanayiinde elde ettiği kazanımlar, dışarıya bağımlılığı azaltma hedefiyle paralel ilerlemiştir. Ancak yabancı komuta unsurlarının yoğun olduğu, lojistik ve istihbarat ağırlıklı bir NATO kolordusunun varlığı, bu yapının ihtiyaç duyduğu silah, mühimmat, komuta kontrol sistemleri ve istihbarat altyapısının dış kaynaklardan sağlanması zorunluluğunu doğuracaktır. Bu durum, Türkiye’nin savunma sanayiinde yeniden dışa bağımlı hale gelmesine, yerli üretim kabiliyetinin sınırlandırılmasına ve en önemlisi, bu sistemler üzerinden yapılacak her türlü operasyonun dış aktörlerin teknik ve siyasi onayına tabi olmasına yol açacaktır.

Hukuki boyutta ise, en kritik tartışma alanı Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin geleceğidir. Türkiye’nin Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerinin boğazlardan geçişini düzenleme yetkisi, Montrö ile güvence altına alınmıştır. İstanbul’da konuşlanacak bir NATO karargâhı ve Adana’da bu karargâha bağlı bir müdahale gücü, Karadeniz’deki askerî dengenin fiilen değişmesine neden olacaktır. Rusya, Montrö’nün uygulanmasının Türkiye tarafından “ittifak yükümlülükleri” adı altında esnetildiğini gözlemlediği anda, sözleşmenin geçerliliğini tartışmaya açacak ve Karadeniz’de kendi güvenlik mimarisini Montrö’nün dışında inşa edecektir. Bu durum, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik yetkisinin fiilen ortadan kalkması, Karadeniz’deki deniz yetki alanlarının tartışmaya açılması ve bölgede yeni bir silahlanma yarışının başlaması anlamına gelir. Boğazların uluslararası statüsünün değişmesi, Türkiye’nin jeopolitik önemini azaltan değil, aksine, kendi kontrolü dışında bir çatışma bölgesi haline gelmesine yol açan bir sürecin başlangıcı olacaktır.

Yapılanmanın Türkiye’nin Uluslararası İmajına ve İttifak Konumuna Etkisi

Bir ülkenin topraklarında barındırdığı askerî yapılanmalar, o ülkenin uluslararası sistemde nasıl algılandığının da en önemli göstergelerindendir. Türkiye’nin İstanbul ve Adana merkezli bir NATO müdahale kolordusuna ev sahipliği yapması, uluslararası kamuoyunda “Türkiye’nin kendi başına karar alabilen bir aktör olmaktan çıktığı, askerî kapasitesinin bir başka gücün emrine verildiği” şeklinde okunacaktır. Bu algı, özellikle gelişmekte olan ülkeler, Afrika ülkeleri ve Asya-Pasifik bölgesindeki ülkeler nezdinde Türkiye’nin itibarını ciddi şekilde zedeleyecektir. Türkiye’nin son yıllarda Afrika’da, Orta Asya’da ve Güney Asya’da inşa etmeye çalıştığı insani yardım, kalkınma ve ticari iş birliği temelli dış politika imajı, bu yapının varlığı nedeniyle “emperyalizmin bir aracı” olarak yeniden tanımlanacaktır. Bu durum, Türkiye’nin yumuşak gücünü tamamen erozyona uğratacak, bağımsız dış politikasının en önemli kazanımlarından biri olan “herkesle konuşabilen, herkesle iş birliği yapabilen Türkiye” imajını ortadan kaldıracaktır. NATO içindeki konumu açısından ise Türkiye, ittifak içinde bir “taşeron ülke” konumuna indirgenecek, caydırıcılık ve karar alma süreçlerindeki ağırlığını tamamen yitirecektir.

Çözüm Önerileri ve Yol Haritası

Bu stratejik risklerin bertaraf edilebilmesi için kapsamlı bir yol haritasının oluşturulması gerekmektedir. Öncelikle, Türkiye’nin NATO nezdindeki girişimleri, bu yapının statüsünün “ev sahibi ülkenin tam ve mutlak komutası” altında yeniden tanımlanması yönünde olmalıdır. İstanbul’daki karargâhın yardımcı komutanlığı görevinin bir Türk generale verilmesi, yabancı personelin görev tanımının eğitim ve danışmanlıkla sınırlandırılması, Adana’daki lojistik üssün ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonel planlamasına entegre edilmeden, tamamen ikmal ve destek faaliyetleriyle görevli bir statüye kavuşturulması talep edilmelidir.

İkinci olarak, bu yapının konuşlandırılmasına ilişkin her türlü uluslararası anlaşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunulmalı ve anlaşmaların içeriğinde, yapının hangi koşullarda, hangi coğrafyada ve hangi siyasi otoritenin izniyle kullanılacağı açıkça tanımlanmalıdır. Anlaşmalarda, yapının iç güvenlikte kullanılamayacağı, Türkiye’nin egemenlik haklarını sınırlayacak hiçbir hüküm bulunamayacağı ve yapının tüm personelinin Türk hukukuna tabi olacağı şartları kesin bir dille yer almalıdır. Üçüncü olarak, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tavizsiz uygulanması, devlet politikası olarak yeniden vurgulanmalı, Karadeniz’deki dengeyi bozacak hiçbir askerî yapılanmanın bu sözleşme çerçevesinde mümkün olamayacağı tüm paydaşlara açıkça bildirilmelidir.

Dördüncü olarak, dış politikada çok boyutlu eksen korunmalı, Rusya, Çin ve İran ile yürütülen stratejik iş birliklerinin bu yapılanmadan etkilenmeyeceği güvencesi verilmeli ve bu ülkelerle güvenlik alanında yeni mekanizmalar geliştirilmelidir. Özellikle Rusya ile Karadeniz’de ortak bir güvenlik mimarisi inşa edilmesi, İran ile sınır güvenliğinin ortak denetimi ve Çin ile Orta Asya’da güvenlik koordinasyonunun güçlendirilmesi, bu yapının yol açabileceği güvensizlik ortamını dengeleyecek adımlar olacaktır. Beşinci ve son olarak, kamuoyunun bu konuda bilgilendirilmesi ve ulusal güvenlik konseyleri bünyesinde konunun sürekli istişare edilmesi sağlanmalıdır. Güvenlik politikalarının şeffaflığı, bu tür yapılanmaların ülke çıkarlarına uygun olarak yönetilmesinin en önemli garantisidir.

Sonuç:

İstanbul ve Adana merkezli olarak yapılandırılması planlanan NATO kolordusu, görünürde ittifakın caydırıcılığını güçlendirme amacı taşısa da, fiiliyatta Türkiye’nin egemenlik haklarını, bölgesel konumunu ve bağımsız dış politika kabiliyetini ciddi şekilde sınırlayan bir yapı olarak karşımızda durmaktadır. Bu yapının komuta yapısı, konuşlanma yeri, yetki alanı ve operasyonel esnekliği, Türkiye’yi kendi coğrafyasında belirleyici olmaktan çıkarıp, dış aktörlerin stratejik hedeflerine hizmet eden bir araç konumuna indirgeme riski taşımaktadır. İçeride demokratik denetimden uzak, dışarıda ise Rusya, İran ve Çin gibi bölgesel aktörlerle doğrudan çatışma hattına sürüklenebilecek bir askerî varlık, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Türkiye’nin güvenlik politikalarının yeniden gözden geçirilmesi, ittifak ilişkilerinin ulusal çıkarlar temelinde simetrik bir dengeye oturtulması ve egemenliğin devredilmez niteliğinin her koşulda korunması, bu kritik eşikte hayati önem taşımaktadır. Aksi takdirde, tarihin hiçbir döneminde dışarıdan yönetilen askerî yapıların ev sahibi ülkeye bağımsızlık ve refah getirmediği gerçeği, Türkiye özelinde yeniden ve acı bir biçimde tecrübe edilmiş olacaktır.

Kaynakça

  1. Bağımlılık ve Egemenlik İlişkisi: Türkiye’nin Askeri Yapılanması Üzerine Stratejik Analizler, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 21, Sayı 82, 2024.
  2. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 100. Yılında Güncel Jeopolitik Dinamikler ve Türkiye’nin Hakları, Stratejik Düşünce Enstitüsü Raporu, Ankara, 2025.
  3. NATO’nun Güney Kanadında Dönüşüm: Türkiye’nin Artan Stratejik Önemi, Riskler ve Çok Uluslu Kuvvet Yapılanmaları, Center for Economics and Foreign Policy Studies (EDAM), İstanbul, 2024.
  4. Rusya Federasyonu’nun Karadeniz Doktrini: Montrö Sonrası Dönemde Askeri Strateji ve NATO Genişlemesine Tepkiler, Rusya Bilimler Akademisi Uluslararası Güvenlik Raporu, Moskova, 2024.
  5. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi Kapsamında Orta Asya Güvenlik Algısı ve Türkiye’nin Rolü, Çin Dışişleri Bakanlığı Stratejik Değerlendirmeler, Pekin, 2024.
  6. İran’ın Ulusal Güvenlik Doktrininde Türkiye Algısı: Fırsatlar, Tehditler ve Sınır Güvenliği, Tahran Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi, Tahran, 2023.
  7. Türk Savunma Sanayiinde Dışa Bağımlılığın Dönüşümü: Yerli Üretim, Teknoloji Transferi ve Uluslararası İş Birlikleri, Savunma Sanayii Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü Yayınları, Ankara, 2024.
  8. Çok Uluslu Askeri Kuvvetlerin Egemenlik Üzerindeki Etkileri: Karşılaştırmalı Bir Analiz (Almanya, İtalya ve Türkiye Örneği), Ulusal Güvenlik Stratejileri Dergisi, Sayı 45, İstanbul, 2023.

Türkiye’nin Güvenlik Paradoksuna Dair Bir Analiz: Yapılandırılan NATO Kolordusu ve Jeopolitik Riskler
+ -