Sefa Yürükel
Sözün Kılıca Dönüştüğü Eşik!..
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesi itibarıyla, farklı etnik köken ve inanç gruplarını ortak bir vatan ve ortak bir yurttaşlık bağı etrafında birleştirmiş bir üniter devlettir. Bu birliğin korunması, yalnızca anayasal metinlerin ve kurumsal yapıların değil, aynı zamanda siyasi söylemin de kapsayıcı ve birleştirici olmasına bağlıdır. Ancak son yıllarda, devlet yönetimi ve siyasi partiler düzeyinde etnik ve mezhepsel kimliklerin sürekli olarak zikredilmesi, kaşınması ve siyasi rekabetin aracı haline getirilmesi, bu birliği derinden sarsan bir patolojiye dönüşmüştür. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Alevi, Sünni gibi kategorilerin siyasi söylemin merkezine yerleştirilmesi, toplumsal dokuyu inceltmekte, gruplar arası güveni çökertmekte ve ülkeyi iç savaşın eşiğine sürükleyecek bir kutuplaşma sarmalı yaratmaktadır. Bu makale, etnik ve mezhepsel retoriğin Türkiye’yi neden parçalanmaya ve iç savaşa götüreceğini, bu sürecin dinamiklerini ve aşamalarını analitik bir çerçevede ortaya koymaktadır.
Kavramsal Çerçeve: Bölücü Retoriğin Kutuplaştırma Mekanizması
Siyaset bilimi literatürü, etnik ve dini kimliklerin siyasi elitler tarafından araçsallaştırılmasının, çok kimlikli toplumlarda çatışma riskini katlanarak artırdığını göstermektedir. Donald Horowitz’in etnik çatışma kuramı, siyasi girişimcilerin grup kimliklerini harekete geçirerek nasıl bir güvenlik ikilemi yarattığını ayrıntılı olarak açıklar. Bir gruptan siyasi elit, kendi grubunu mağdur, diğer grubu ise tehdit olarak çerçevelediğinde, karşı grup da benzer bir tehdit algısı geliştirir ve her iki taraf da savunmacı bir radikalleşmeye sürüklenir. Bu süreç, Stuart Kaufman’ın sembolik siyaset teorisiyle de örtüşür: Etnik ve dini semboller, korku ve tehdit anlatılarıyla birleştiğinde, kitlelerin mobilize edilmesi için son derece etkili bir yakıt haline gelir. Türkiye bağlamında, devlet yöneticisinin bizzat bu kimlikleri zikrederek gruplara ayrı ayrı seslenmesi, Horowitz’in tarif ettiği güvenlik ikilemini doğrudan tetikler. Her grup, diğerine verilen tavizler karşısında kendisinin kaybettiği duygusuna kapılır ve kendi kimliğine daha sıkı sarılarak savunmacı bir milliyetçiliğe veya mezhepçiliğe yönelir. Bu mekanizma, toplumu ortak paydada buluşturan her türlü siyasi projenin önünü tıkar ve ülkeyi sıfır toplamlı bir kimlik çatışmasına mahkûm eder.
Türkiye’de Retoriğin Seyri: Kapsayıcılıktan Bölücülüğe Geçiş
Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel siyasi söylemi, milleti etnik ve mezhebi üstü bir bütün olarak kavramıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ifadesi, bu kapsayıcı yurttaşlık anlayışının en veciz ifadesidir. Bu anlayış, uzun on yıllar boyunca devlet yöneticilerinin ve siyasi partilerin söyleminde hâkim olmuştur. Ancak son yirmi yılda, bu gelenekten sistematik bir kopuş yaşanmıştır. Erdoğan liderliğindeki siyasi hareket, etnik ve mezhebi kimlikleri siyasi stratejinin merkezine yerleştirerek, her bir gruba ayrı mesajlar üreten parçalı bir retorik inşa etmiştir. Seçim dönemlerinde seçmene; “Kürt, Arap, Alevi, Sünni ” diye seslenilmesi; etnik ve mezhebi aidiyetlerin kabine dengelerinde, bürokratik atamalarda ve kaynak dağıtımında belirleyici hale gelmesi, üniter devletin ruhuna aykırı bir siyaset tarzını kurumsallaştırmıştır. Bu retorik, toplumu ortak bir milli kimlik altında birleştirmek yerine, her bir grubun kendi kimliğini siyasi pazarlığın konusu haline getirmesine yol açmıştır. Bugün gelinen noktada, siyasi rekabet giderek bir kimlikler savaşına dönüşmüş durumdadır.
Parçalanma Dinamiği: Güven Erozyonu ve Kümelenme
Etnik ve mezhepsel retoriğin süreklilik kazanması, toplumsal dokuda onarılması güç yaralar açmaktadır. Bu sürecin ilk aşaması, gruplar arası güvenin erozyona uğramasıdır. Bir siyasi liderin sürekli olarak etnik ve mezhebi grupları ayrıştırarak konuşması, her bir grubun diğerini potansiyel bir tehdit olarak algılamasına yol açar. Sünni vatandaş, Alevi vatandaşın kendisine ayrıcalık tanındığını düşünürken; Alevi vatandaş, Sünni çoğunluğun kendisini baskı altında tuttuğuna inanır. Aynı dinamik, Türk ve Kürt kimlikleri arasında da işlemektedir. Bu güvensizlik ortamı, toplumsal hayatın her alanına sirayet eder. İş yerlerinde, mahallelerde, okullarda ve hatta aile içi ilişkilerde kimlik temelli bir ayrışma baş gösterir. Güvenin çöküşü, fiziksel ve sosyal kümelenmeyi beraberinde getirir. Farklı etnik ve mezhebi gruplar, kendilerini güvende hissettikleri bölgelere çekilmeye başlar. Bu kümelenme, bir yandan gruplar arası teması azaltırken, diğer yandan her bir grubun kendi içinde radikalleşmesini hızlandırır. Bu aşama, üniter devleti oluşturan ortak yaşam alanlarının parçalandığı ve toplumun fiilen ayrıştığı bir eşiktir.
İç Savaşa Giden Yol: Aşamalı Tırmanış Modeli
Bu aşamaya gelinmiş bir toplumda, iç savaş ihtimali artık teorik bir senaryo olmaktan çıkar. Literatürdeki aşamalı tırmanış modelleri, etnik ve mezhebi çatışmaların hangi evrelerden geçerek iç savaşa dönüştüğünü açıklar. Birinci evrede, siyasi elitler grup kimliklerini siyasi kazanç için kullanmaya başlar. Türkiye şu anda bu evrededir. İkinci evrede, söylemsel kutuplaşma sokak düzeyine iner ve gruplar arası münferit şiddet olayları görülmeye başlar. Üçüncü evrede, silahlı milis grupları ortaya çıkar ve devletin şiddet tekelini sorgulanır hale getirir. Dördüncü ve son evrede ise, devlet kurumları bölünür, güvenlik güçleri içinde ayrışma yaşanır ve ülke topyekûn bir iç savaşa sürüklenir. Türkiye, etnik ve mezhepsel retoriğin yoğunluğu göz önüne alındığında, birinci evreden ikinci evreye geçişin sinyallerini vermektedir. Toplumsal reflekslerin radikalleşmesi, silahlanma eğilimindeki artış ve siyasi uzlaşı kanallarının tıkanması, bu geçişin göstergeleridir. Geri dönüş için hâlâ zaman vardır; ancak bu zaman hızla daralmaktadır.
Sonuç: Sözü Düzeltmek, Kaderi Değiştirmek
Türkiye, etnik ve mezhepsel retoriğin kaşınmasıyla parçalanmaya ve iç savaşa doğru sürüklenmektedir. Bu süreç, tarihin veya coğrafyanın kaçınılmaz bir sonucu değil, doğrudan siyasi aktörlerin bilinçli tercihleriyle inşa edilen bir felakettir. Etnik ve mezhebi kimliklerin siyasi rekabetin aracı haline getirilmesi, toplumsal güveni çökertmekte, gruplar arası kümelenmeyi hızlandırmakta ve iç çatışmanın yapısal koşullarını hazırlamaktadır. Bu gidişatı tersine çevirmenin tek yolu, devlet yöneticileri ve siyasi partiler düzeyinde etnik ve mezhebi retoriğin derhal terk edilmesi, anayasal vatandaşlık bağının yeniden siyasi söylemin merkezine yerleştirilmesidir. Aksi takdirde, bugün söylemde yaşanan parçalanma, yarın sokakta, mahallede ve nihayet tüm ülkede kanlı bir yüzleşmeye dönüşecektir. Türkiye’nin önündeki seçenek, ortak bir millet olarak yaşamak ile etnik ve mezhebi kamplara bölünerek yok olmak arasındadır. Bu seçimin sorumluluğu, her şeyden önce sözü elinde tutanlarındır.
Kaynakça
Anderson, B. (1991). Imagined Communities. Verso.
Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Tayyare Cemiyeti.
Brubaker, R. (1996). Nationalism Reframed: Nationhood and the National Question in the New Europe. Cambridge University Press.
Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Cornell University Press.
Horowitz, D. L. (1985). Ethnic Groups in Conflict. University of California Press.
Kaufman, S. J. (2001). Modern Hatreds: The Symbolic Politics of Ethnic War. Cornell University Press.
Mardin, Ş. (1991). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
Oran, B. (2001). Küreselleşme ve Azınlıklar. İmaj Yayıncılık.
Özbudun, E. (2011). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
Smith, A. D. (1991). National Identity. University of Nevada Press.
Tanör, B. (2004). Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri. Yapı Kredi Yayınları.
Tilly, C. (1978). From Mobilization to Revolution. Addison-Wesley.
Walter, B. F. (2002). Committing to Peace: The Successful Settlement of Civil Wars. Princeton University Press
Sefa Yürükel yazıyor.



